Ana içeriğe atla

Sonsuzluğun Sessiz İsmi

İnsan zihni sonsuzluğu kolay kavrayamaz.

Çünkü zihin, anlamak için sınır ister.
Bir şeyi görmek ister.
Tutmak ister.
Ona bir isim vermek ister.

Ve çoğu zaman bir şeye isim verdiğimizde, onu bildiğimizi zannederiz.

Oysa belki de isim vermek, bilmekten çok sınırlamaktır.

Bir noktaya “bu şudur” dediğimiz anda, aslında o şeyi kendi algımızın sınırlarına indiririz. Onu bütünüyle kavramış olmayız; sadece zihnimizin tutabildiği kadarına bir ad vermiş oluruz.

Belki de bütün tanımlar böyledir.

Bir hakikatin tamamı değil, o hakikatin bize dönük yüzüdür.

Mesela “bir” dediğimizde neyi kastederiz?

Bize küçük yaşta rakamlar öğretildi.
0’dan 9’a kadar.
Sonra saymayı öğrendik.
Bir, iki, üç, dört…

Ve zamanla bu rakamların gerçekten birbirinden ayrı şeyler olduğunu düşündük.

Ama biraz durup bakınca, insanın zihninde başka bir kapı aralanıyor.

Acaba “bir” dediğimiz şey, gerçekten bildiğimiz kadar basit midir?

Yoksa “bir”, sonsuz olanın algı âleminde aldığı ilk isim midir?

Sanki sonsuz olan, görünür olmak istediğinde önce bir noktaya iner.
Tanımsız olan, tanımlı bir hâle bürünür.
Sınırsız olan, algılanabilir bir işaret olur.

O işarete biz “bir” deriz.

Sonra o bir, başka başka görünümlerle çoğalır.
İki olur, üç olur, dört olur.
Ama dikkatle bakınca bütün sayıların içinde yine bir vardır.

İki dediğimiz şey, “bir”in “bir”le yan yana gelişi değil midir?
Üç dediğimiz şey, “bir”in üç ayrı görünüşü değil midir?
Bütün sayılar, “bir”in farklı dizilişleri değil midir?

O zaman insan sormadan edemiyor:

Gerçekte iki var mı?
Yoksa iki, “bir”in aynada kendini başka türlü seyretmesi mi?

Belki de çokluk dediğimiz şey, “bir”in oyunudur.
Bir, kendini çoğaltır gibi görünür.
Ama özü yine birdir.

Tıpkı denizin dalgalara ayrılması gibi.

Dalga ayrı görünür.
Birine büyük deriz, birine küçük.
Birine sert deriz, birine sakin.
Ama hepsinin özü sudur.

Rakamlar da belki böyledir.
Varlık da belki böyledir.
İnsan da belki böyledir.

Biz isimleri ayrı sanırız.
Ama isimlerin ardında aynı sessiz kaynak durur.

Bunu madde üzerinden düşündüğümüzde de benzer bir kapı açılır.

Bugünkü bilimin diliyle bakarsak, maddenin derinliklerine indikçe isimler değişir. Kuark deriz. Kuarklar bir araya gelir; protonlar ve nötronlar ortaya çıkar. Protonlar ve nötronlar atom çekirdeğini oluşturur. Elektronlarla birlikte atom dediğimiz yapı görünür olur.

Sonra atomların türlerine element deriz.
Atomlar birleşir.
Moleküller ve bileşikler doğar.
Bu yapılar daha karmaşık düzenler içinde hücrelere, dokulara, organlara ve en sonunda insan bedeni dediğimiz büyük yapıya kadar uzanır.

Ama dikkat edelim:

Her aşamada yeni bir isim veriyoruz.

Kuark diyoruz.
Proton diyoruz.
Nötron diyoruz.
Atom diyoruz.
Element diyoruz.
Molekül diyoruz.
Hücre diyoruz.
İnsan diyoruz.

Peki değişen gerçekten öz mü?
Yoksa değişen, bizim o öze verdiğimiz isimler mi?

Belki de varlık, bir yemeğe eklenen malzemeler gibi sürekli yeni tanımlar kazanıyor.

Bir tohumu düşünelim.

Toprağın karanlığında sessizce bekler.
Sonra çatlar.
Kök salar.
Gövde olur.
Yaprak verir.
Çiçek açar.
Domates olur.

Biz ona önce tohum deriz.
Sonra fide deriz.
Sonra domates deriz.

Aynı yolculuğun farklı duraklarına farklı isimler veririz.

Sonra o domates, biberle buluşur.
Yumurta eklenir.
Yağ, tuz, ateş ve emek araya girer.

Biraz önce ayrı ayrı isimleri olan şeylere bu defa “menemen” deriz.

Domates nereye gitti?
Biber nereye gitti?
Yumurta nereye gitti?

Kaybolmadılar.

Sadece başka bir tanımın içinde yeni bir hâle geçtiler.

Sonra biz o menemeni yeriz.

O zaman yine soralım:

Menemen nereye gitti?
Domates nereye gitti?
Biber nereye gitti?

Hepsi bedenimize karışır.
Kana karışır.
Enerjiye dönüşür.
Harekete, söze, düşünceye, duyguya karışır.

Belki de bir gün söylediğimiz bir cümlenin içinde, yediğimiz bir lokmanın izi vardır.
Belki bir tebessümde, bir domatesin güneşle kurduğu sessiz bağ saklıdır.
Belki de hayat dediğimiz şey, bir hâlin başka bir hâle geçmesinden ibarettir.

Hiçbir şey yok olmuyor gibi.

Sadece isim değiştiriyor.
Şekil değiştiriyor.
Tanım değiştiriyor.
Algıdaki yeri değişiyor.

Biz buna doğum diyoruz.
Biz buna ölüm diyoruz.
Biz buna zaman diyoruz.
Biz buna hayat diyoruz.

Ama belki de bütün bu isimlerin ardında tek bir hareket var:

Sonsuz olanın kendinden kendine doğru yaptığı sessiz bir yolculuk.

Bir bakıma varlık, sonsuzluğun dansı olabilir.

Kendi içinde saklı olanı görmek isteyen sonsuzluk, şekillere bürünür.
Nokta olur.
Rakam olur.
Atom olur.
Toprak olur.
Tohum olur.
İnsan olur.
Düşünce olur.
Soru olur.

Ve belki de insanın sorduğu her soru, sonsuzluğun kendi kendine tuttuğu bir aynadır.

“Ben kimim?” dediğimizde, sadece kendimizi sormayız.
Belki varlığın tamamı bizim dilimizden kendini sorar.

“Bu nedir?” dediğimizde, sadece eşyayı anlamak istemeyiz.
Belki sonsuz olan, kendi görünüşlerini bizim zihnimizde seyretmek ister.

Bu yüzden “hiçbir şey” dediğimiz yer de belki boş değildir.

Belki hiçbir şey, her şeyin henüz isim almamış hâlidir.

Henüz şekle girmemiştir.
Henüz ölçülmemiştir.
Henüz algıya düşmemiştir.
Ama bütün ihtimaller orada sessizce durur.

Bir nokta gibi.

Küçük görünür.
Ama içinde bütün çizgilerin imkânını taşır.
Bütün harflerin, bütün kelimelerin, bütün cümlelerin başlangıcı olabilir.

İnsan da böyledir belki.

Kendini sadece adıyla, bedeniyle, mesleğiyle, düşüncesiyle tanımladığında küçülür.
Ama bütün bu tanımların arkasına bakabildiğinde, kendinde daha derin bir alanın nefes aldığını hisseder.

Çünkü insan sadece görünen değildir.

Bir bedendir ama bedenden ibaret değildir.
Bir isimdir ama isimden ibaret değildir.
Bir düşüncedir ama düşünceden ibaret değildir.

İnsan, sonsuzluğun kendine açtığı küçük bir penceredir.

O pencereden bakan da biziz.
O pencereden görünen de biziz.
O pencerenin ardındaki sessizlik de belki yine biziz.

Kısaca ben bunu şöyle hissediyorum:

Sonsuzluk, kendini sınırlı gibi göstererek görünür olur.
Biz o görünümlere isimler veririz.
İsimleri hakikat sanırız.
Ama biraz derine bakınca, her ismin ardında aynı büyük sessizlik durur.

Bir, o sessizliğin ilk işareti gibidir.
Çokluk, o birin yankısıdır.
Hayat, o yankının şekilden şekle geçmesidir.

Ve belki de bütün yolculuk, geldiğimiz yeri yeniden hatırlamak içindir.

Hiçbir şey sandığımız yerden her şey doğar.
Her şey dediğimiz şey de sonunda yine o sessiz kaynağa döner.

Umarım bu satırlar zihninizde küçük de olsa bir ışık yakar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

AMAK-I HAYAL

Amak-ı Hayâl Yorumlu Özeti (1) Bölüm ..Kemal Gökdoğan SUNU: Kendi döneminin bilim, felsefe ve tasavvuf düzeyinin çok üstünde olan bu değerli eserin daha kolay okunup anlaşılması için farklı bir adaptasyon çalışması yaptık.Satırlarda, paragraflarda ve sayfada anlatılan her fikri açarak özetledik. Zamanınızdan tasarruf edebilmeniz amacıyla, edebi tasvirleri anlamı eksiltmeyecek şekilde ya özetledik ya da çıkardık. Tasavvufçuların anlatım tekniğinde bir harf, bir kelime, bir cümle veya bir kavram ile başlı başına bir kitap teşkil edecek kadar bir konuya kısaca işaret etmek özelliği vardır..Meselâ:Aynalı Baba’nın başına taktığı külah üzerindeki yapışık ayna parçaları;insanın Kâinatın merkezi olduğuna, tüm esmâ ve sıfatları beyninde cem edebileceğine,sonsuz ve sınırsız boyutların her birisinin beynimize iz düşümü olduğuna işaret vardır. Ayna ve teneke parçalarının parlaması, ışığı yansıtması mecazında insan bilincinin (nokta’nın ya da B’nin) holografik bir açılımla sonsuz sınırsız boyutla...

M.S. 2150 Thea Alexander - 1. Bölüm

Dün gece bir başka zamanda - bir başka yerde - bir başka bedende uyandım! Tatlı mavi bir gökyüzünün altında, küçücük bir çimenliğin ortasında yatıyordum. Çıplak bedenim ürperiyordu. Ne hoş bir özgürlük! Ayağa sıçradım, koşuyordum, hiç yorgunluk duymadan koşuyor, koşuyordum. Yine iki bacağım olduğunu fark edince gözlerim sevinç yaşlarıyla doldu. Dört yıl önce Vietnam' da yitirdiğim bacağım geri gelmişti. Bedenim sağlamdı, kusursuzdu, yara izlerim yok olmuştu! Düş mü görüyordum? Bir patika boyunca koşuyordum, birden önümde ışıltı saçan gerçek bir kadın belirdi. "Seni uzun süredir bekliyordum Jon Lake" dedi, "Adım Lea." Dile getiremediğim düşüncelerimi yanıtlayarak "İki Jon Lake var" diye açıkladı, "biri 1976'da uyuyor, diğeri burada M.S. 2150 yılı diyebileceğin bir zamanda bu kadar hoşlandığın bir bedenle -senin o eşsiz elektronik varlığını, yani gerçek 'sen'i barındıran astral ya da ruhsal bedeninle yanımda duruyor." "Burada k...

ÖZGÜR DÜNYA GERÇEĞİ ECHELON nedir?

      ECHELON, 5 devletin (ABD, Ingiltere, Kanada, Avustralya, Yeni Zellanda) istihbarat örgütlerinin dünya üzerindeki iletisim sistemlerini denetlemekiçin kurdukları ortak projenin kod adidir. ECHELON projesinin temelleri  1947'deki UKUSA anlasmasıyla atılmıs, ve 1971'de hayata geçmesinden günümüze dek kapsamını ve kullandıgı teknolojileri sürekli genisletmistir. Liderligini ABD Milli Güvenlik Dairesi NSA'in yaptıgı ECHELON'un bugün telefon görüsmeleri, emailler, internet baglantilari, uydu haberlesmeleri gibi akla gelebilecek tüm modern iletisim sistemlerini büyük oranda denetledigine inanılmaktadır.                                                        ECHELON nasıl çalısır?...