Ana içeriğe atla

Nefis: Terbiye Edilmesi Gereken Bir Düşman mı, Yoksa Bizi Yetiştiren Bir Üstat mı?

 


Bize çoğu zaman şöyle söylenir:

“Nefsini terbiye et.”

Nefis denildiğinde çoğu insanın zihninde hemen mücadele edilmesi gereken, bastırılması gereken, insanı yanlışlara sürükleyen bir taraf belirir.

Sanki insanın içinde iki ayrı güç vardır.

Biri iyi olan, diğeri kötü olan...

Biri bizi hakikate götürmek isteyen, diğeri sürekli yoldan çıkarmaya çalışan...

Ve bizden beklenen de kötü olanı susturmak, onu yenmek, onu terbiye etmektir.

Fakat ben nefs kavramına biraz farklı bir yerden bakmayı deniyorum.

Ya nefis bizim düşmanımız değilse?

Ya nefis, bu hayat yolculuğunda bizi yetiştiren bir üstat ise?

Ya insanın olgunlaşabilmesi için ihtiyaç duyduğu bütün deneyimlerin, karşılaşmaların, yanılmaların ve fark edişlerin içinde nefis sandığımız şeyin çok önemli bir rolü varsa?

Belki de mesele nefsimizi yok etmek veya sürekli onunla savaşmak değildir.

Belki mesele, nefsin bize ne öğrettiğini görebilmektir.


Hiçbir şey bilmeden başladığımız bir yolculuk

Bir düşünelim.

İnsan dünyaya geldiğinde hayat hakkında ne biliyor?

İyiyi ve kötüyü nereden bilecek?

Doğruyu ve yanlışı nasıl ayırt edecek?

Sabır nedir?

Merhamet nedir?

Kıskançlık nedir?

Öfke nedir?

Sevgi nedir?

Kaybetmek nedir?

Bağlanmak nedir?

Affetmek nedir?

Bunların hiçbirini yalnızca kelime olarak bilmek, onları gerçekten anlamak için yeterli değil.

İnsan bazı şeyleri yaşayarak, bazı şeyleri gözlemleyerek, bazı şeyleri ise başkalarının hayatlarından okuyup görerek idrak ediyor.

Bir çocuk ateşin yakıcı olduğunu yalnızca “ateş yakar” cümlesini duyarak ne kadar anlayabilir?

Bir başkasının elinin yandığını gördüğünde de bir şey öğrenir.

Belki kendisi ateşe dokunmadan, başkasının yaşadığı deneyimden bile bir idrak kazanabilir.

İşte hayatın kendisi de biraz böyle değil mi?

Biz yolculuğa sanki hiçbir şey bilmiyormuşuz gibi çıkıyoruz.

Ve hayat önümüze sürekli öğretmenler çıkarıyor.

Bazen bir insan...

Bazen bir olay...

Bazen bir kayıp...

Bazen bir başarı...

Bazen büyük bir hata...

Bazen de kendi içimizde ortaya çıkan bir duygu.

Ve ben burada nefsin rolünü farklı görüyorum.


Nefis bize yanlışları gösteren bir öğretmen olabilir mi?

Diyelim ki bir gün bir yanlış yaptım.

Bugün baktığımda bunun yanlış olduğunu biliyorum.

Peki bunu nereden biliyorum?

Çünkü o yanlışı tanıyorum.

Belki kendim yaşadım.

Belki bir başkasında gördüm.

Belki sonuçlarını gözlemledim.

Belki de yıllar sonra geriye dönüp baktığımda, o gün fark edemediğim bir şeyi bugün fark ediyorum.

Fakat hiç karşılaşmadığım bir şeyi nasıl bilebilirim?

İşte burada çok önemli bir soru ortaya çıkıyor:

Eğer hayat beni olumlu ve olumsuz deneyimlerle karşılaştırmasaydı, ben nasıl olgunlaşacaktım?

Sadece doğruyu göstererek insan doğruyu gerçekten anlayabilir mi?

Belki de bazen yanlışın ne olduğunu görmek, doğrunun değerini anlamamız için gereklidir.

Belki karanlığı tanımak, ışığı fark etmemize yardım eder.

Belki kaybetmek, sahip olmanın anlamını öğretir.

Belki yalnızlık, birlikteliğin kıymetini gösterir.

Belki öfke, sabrın ne olduğunu öğretir.

Belki kibir, tevazunun kapısını açar.

Belki bağlanmak, bırakmayı öğretir.

Belki de hayatımızdaki bazı “yanlışlar”, yıllar sonra baktığımızda aslında bizi başka bir bilinç seviyesine taşıyan öğretmenlere dönüşür.


Nefis neden hep kötü olarak anlatılıyor?

Belki de nefsi anlamaya çalışırken onun ortaya çıkardığı her şeyi doğrudan “kötü” olarak nitelendiriyoruz.

Oysa bir öğretmenin öğrencisine zor bir soru sorması, öğretmenin kötü olduğu anlamına gelmez.

Bir usta çırağına hata yapma imkânı veriyorsa, amacı çırağını yok etmek değildir.

Tam tersine, onun öğrenmesini sağlamaktır.

Belki nefis de böyle düşünülebilir.

Bize arzularımızı gösterir.

Korkularımızı gösterir.

Kıskançlığımızı gösterir.

Öfkemizi gösterir.

Bağlılıklarımızı gösterir.

Benliğimizi gösterir.

“Ben” dediğimiz yapının sınırlarını gösterir.

Ve biz bunları gördükçe kendimizi tanımaya başlarız.

Burada çok önemli bir söz tekrar karşımıza çıkıyor:

“Nefsini bilen Rabbini bilir.”

Bu söz üzerinde düşündüğümüzde nefis bir anda bambaşka bir anlam kazanmaya başlıyor.

Eğer nefis yalnızca yok edilmesi gereken kötü bir şey olsaydı, insanın Rabbini bilmesine giden yolda nefsi tanımak neden bu kadar önemli olsun?

Belki de çünkü insan kendisini tanımadan, kendi içindeki hareketleri görmeden, “ben” dediği yapıyı anlamadan daha derin bir hakikati kavramakta zorlanır.


Nefsi terbiye etmek yerine nefsin ne öğrettiğini görmek

Belki de “nefsini terbiye et” sözünü başka bir açıdan okumamız gerekiyor.

Belki nefsi terbiye etmek, nefsi düşman ilan etmek değildir.

Belki onun bize gösterdiklerini idrak etmektir.

Bir öfke geldiğinde:

“Ben kötü bir insanım.”

demek yerine:

“Bu öfke bana ne gösteriyor?”

diye sormak...

Bir kıskançlık ortaya çıktığında:

“Bu duygu bende neden var?”

diye bakmak...

Bir şeye aşırı bağlandığımızı fark ettiğimizde:

“Ben burada neyi kaybetmekten korkuyorum?”

diye düşünmek...

Bir insan bizi incittiğinde yalnızca karşı tarafı suçlamak yerine:

“Bu olay bende hangi noktaya dokundu?”

diye bakabilmek...

İşte belki gerçek terbiye burada başlıyor.

Çünkü nefsi bastırmak başka bir şeydir, nefsi anlamak başka bir şey.

Bastırdığımız şey ortadan kaybolmayabilir.

Fakat anladığımız şey, bize bir kapı açabilir.


Nefis bir ayna gibi

Belki nefsi bir aynaya da benzetebiliriz.

Ayna güzelimizi de gösterir, çirkinimizi de.

Aynaya bakıp hoşumuza gitmeyen görüntüyü gördüğümüzde aynayı kırmak, görüntüyü değiştirmez.

Çünkü sorun aynada değildir.

Ayna yalnızca olanı gösterir.

Nefis de zaman zaman bize içimizde görmek istemediğimiz şeyleri gösteriyor olabilir.

Kibir...

Öfke...

Hırs...

Korku...

Arzu...

Bağlanma...

Kontrol etme isteği...

Bunları görmek bazen rahatsız edicidir.

Fakat göremediğimiz şeyi dönüştürmemiz mümkün müdür?

Belki de nefis, insanın kendisini kendisine gösteren büyük bir aynadır.

Ve insan o aynaya bakmayı öğrendikçe, kendi iç dünyasını tanımaya başlar.


Hayat bir okulsa, nefis de öğretmenlerden biridir

Hayatı bir okul olarak düşünelim.

Ama bu okulda ders kitapları yok.

Sınıflar yok.

Ziller yok.

Diplomalar yok.

Dersler doğrudan hayatın kendisi.

Bir insan geliyor ve bize sabrı öğretiyor.

Başka biri sevgiyi...

Başka biri sınır koymayı...

Bir olay kaybetmeyi...

Başka bir olay affetmeyi...

Bir hastalık bedenin değerini...

Bir ayrılık bağlılığın doğasını...

Bir başarısızlık yeniden başlamayı...

Bir başarı ise egonun nasıl çalıştığını...

Ve bütün bunların içinde nefis sürekli bizimle.

Bazen bizi bir yere çekiyor.

Bazen bir şeyi istememize neden oluyor.

Bazen “ben haklıyım” dedirtiyor.

Bazen “ben bunu istiyorum” dedirtiyor.

Bazen “bunu kaybetmek istemiyorum” dedirtiyor.

Ve biz bütün bunları gözlemledikçe kendimizi tanıyoruz.

Belki de nefis, hayat okulunda insanın önüne sürekli yeni sorular koyan bir öğretmen gibi.


Olgunlaşmak, nefsin yok olması değil; onu tanımak olabilir

Belki insanın gelişimi, nefsin tamamen ortadan kalkması değildir.

Çünkü insan bedensel bir varlık olarak arzuları, ihtiyaçları, korkuları ve duyguları olan bir canlıdır.

Belki mesele bunların hiç ortaya çıkmaması değil.

Onların ortaya çıktığını görebilmektir.

Öfkelendiğimi fark edebilmek...

Kıskandığımı görebilmek...

Bir şeye fazla bağlandığımı anlayabilmek...

Kendimi diğerlerinden üstün gördüğümü fark edebilmek...

Ve bütün bunların içinden kendime bir soru sorabilmek:

“Bana ne öğretiyorsun?”

İşte o anda nefis, düşmandan öğretmene dönüşüyor.

Çünkü artık onunla savaşmıyorum.

Onu gözlemliyorum.

Onu anlamaya çalışıyorum.

Ve onun gösterdiği yerden kendimi tanımaya başlıyorum.


Belki de nefis bizi en alt basamaktan başlatıyor

İnsanın bilinç yolculuğunu bir merdiven gibi düşünelim.

En aşağıdan başlıyoruz.

Dünyayı ben ve öteki olarak görüyoruz.

Benim olan...

Benim olmayan...

Ben haklıyım...

Sen haksızsın...

Ben istiyorum...

Ben istemiyorum...

Ben kazanmalıyım...

Ben kaybetmemeliyim...

Sonra hayat bize deneyimler getiriyor.

Ve her deneyim, “ben” dediğimiz yapının başka bir tarafını gösteriyor.

Yıllar geçiyor.

Aynı olaylara artık başka gözlerle bakmaya başlıyoruz.

Daha önce öfkelendiğimiz yerde sakin kalabiliyoruz.

Daha önce tutunduğumuz şeyi bırakabiliyoruz.

Daha önce anlamadığımız bir insanı anlamaya başlıyoruz.

Daha önce dışarıda aradığımız şeyi kendi içimizde fark ediyoruz.

Ve belki de buna olgunlaşmak diyoruz.

Bu bakış açısından nefis, insanı en alt basamaktan alıp yavaş yavaş yukarıya doğru taşıyan bir öğretmen gibi görünüyor.

Bize önce ayrılığı gösteriyor.

Sonra bağlılığı.

Sonra çatışmayı.

Sonra arayışı.

Sonra sorgulamayı.

Ve belki en sonunda bütün bunların ardında başka bir bütünlüğün bulunduğunu fark ettiriyor.


Nefsi bilmek, kendimizi bilmek

Belki “Nefsini bilen Rabbini bilir” sözünün derinliği de burada saklıdır.

Çünkü insanın dışarıya yaptığı yolculuk kadar, kendi içine yaptığı yolculuk da vardır.

Ben kimim?

Neden kızıyorum?

Neden korkuyorum?

Neden bir şeyi kaybetmek istemiyorum?

Neden beğenilmek istiyorum?

Neden kabul edilmek istiyorum?

Neden bazen üstün olmak istiyorum?

Neden bazen başkalarının sahip olduklarını kıskanıyorum?

Bütün bu soruların peşinden gittiğimizde, kendimiz hakkında çok şey öğreniyoruz.

Ve belki de insanın en büyük öğretmenlerinden biri, dışarıda karşılaştığı insanlar değil; kendi içinde karşılaştığı nefstir.

Çünkü nefis bize sürekli kendimizi gösteriyor.


Belki nefis bizim düşmanımız değil, yol arkadaşımızdır

Burada çok önemli bir ayrım yapmak istiyorum.

Nefsi bir üstat olarak görmek, yapılan yanlışları doğru kabul etmek anlamına gelmez.

Bir davranışın başkasına zarar vermesi yine zarardır.

Yanlış yine yanlıştır.

Fakat yanlışın varlığını yalnızca suçlama sebebi olarak değil, idrak için bir fırsat olarak görmek mümkündür.

Çünkü insan hata yapabilir.

Önemli olan hatanın içinde sonsuza kadar kalmak değil, onun bize gösterdiğini görebilmektir.

Belki de nefis bize şöyle diyordur:

“Bak, burada hâlâ kendini tanımadığın bir yer var.”

“Bak, burada hâlâ bağlandığın bir şey var.”

“Bak, burada hâlâ korktuğun bir şey var.”

“Bak, burada hâlâ ‘ben’ dediğin bir sınır var.”

Ve biz her defasında biraz daha görürüz.

Biraz daha anlarız.

Biraz daha soyunuruz.

Biraz daha sadeleşiriz.


Son söz: Öğretmeni düşman sanmamak

Belki yıllardır nefisle savaştığımızı düşünüyoruz.

Belki onu susturmaya, yenmeye, yok etmeye çalışıyoruz.

Oysa başka bir ihtimal daha var.

Belki nefis, insanın bu dünyadaki eğitiminde görevlendirilmiş bir öğretmendir.

Bize yalnızca hoşumuza giden şeyleri değil, görmek istemediğimiz taraflarımızı da gösterir.

Bizi yalnızca rahatlıkla değil, zorluklarla da büyütür.

Bazen yanlışa götürür, fakat yanlışın sonucunu görerek doğruyu anlamamıza imkân verir.

Bazen bizi bir şeye bağlar, sonra o bağın ne olduğunu fark ettirir.

Bazen “ben” dedirtir ki bir gün o “ben”in sınırlarını sorgulayabilelim.

Belki de mesele nefsi öldürmek değildir.

Belki mesele, nefsin bize ne anlattığını duymaktır.

Çünkü insan hayat boyunca değişir.

Çocukken başka türlü bakar.

Gençken başka türlü bakar.

Olgunlaştıkça aynı olayların içindeki başka anlamları görmeye başlar.

Olaylar belki aynıdır.

Fakat gören göz değişmiştir.

İşte belki olgunlaşmak budur.

Hayatın bize öğrettiklerini biriktirmek değil, onların içindeki anlamı idrak etmek...

Ve belki bir gün geriye dönüp baktığımızda şunu fark etmek:

Bizi yıllarca düşman sandığımız şey, aslında bizi kendimize götüren öğretmenlerden biriymiş.

Belki nefis, aşılması gereken bir duvar değil;

üzerinden geçerek büyüdüğümüz bir merdivendir.

Ve belki insan nefsini tanımaya başladığı anda, kendisini tanımaya;

kendisini tanımaya başladığı anda da varoluşun daha derin anlamını sorgulamaya başlar.

Belki yolculuk tam da burada başlar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

AMAK-I HAYAL

Amak-ı Hayâl Yorumlu Özeti (1) Bölüm ..Kemal Gökdoğan SUNU: Kendi döneminin bilim, felsefe ve tasavvuf düzeyinin çok üstünde olan bu değerli eserin daha kolay okunup anlaşılması için farklı bir adaptasyon çalışması yaptık.Satırlarda, paragraflarda ve sayfada anlatılan her fikri açarak özetledik. Zamanınızdan tasarruf edebilmeniz amacıyla, edebi tasvirleri anlamı eksiltmeyecek şekilde ya özetledik ya da çıkardık. Tasavvufçuların anlatım tekniğinde bir harf, bir kelime, bir cümle veya bir kavram ile başlı başına bir kitap teşkil edecek kadar bir konuya kısaca işaret etmek özelliği vardır..Meselâ:Aynalı Baba’nın başına taktığı külah üzerindeki yapışık ayna parçaları;insanın Kâinatın merkezi olduğuna, tüm esmâ ve sıfatları beyninde cem edebileceğine,sonsuz ve sınırsız boyutların her birisinin beynimize iz düşümü olduğuna işaret vardır. Ayna ve teneke parçalarının parlaması, ışığı yansıtması mecazında insan bilincinin (nokta’nın ya da B’nin) holografik bir açılımla sonsuz sınırsız boyutla...

M.S. 2150 Thea Alexander - 1. Bölüm

Dün gece bir başka zamanda - bir başka yerde - bir başka bedende uyandım! Tatlı mavi bir gökyüzünün altında, küçücük bir çimenliğin ortasında yatıyordum. Çıplak bedenim ürperiyordu. Ne hoş bir özgürlük! Ayağa sıçradım, koşuyordum, hiç yorgunluk duymadan koşuyor, koşuyordum. Yine iki bacağım olduğunu fark edince gözlerim sevinç yaşlarıyla doldu. Dört yıl önce Vietnam' da yitirdiğim bacağım geri gelmişti. Bedenim sağlamdı, kusursuzdu, yara izlerim yok olmuştu! Düş mü görüyordum? Bir patika boyunca koşuyordum, birden önümde ışıltı saçan gerçek bir kadın belirdi. "Seni uzun süredir bekliyordum Jon Lake" dedi, "Adım Lea." Dile getiremediğim düşüncelerimi yanıtlayarak "İki Jon Lake var" diye açıkladı, "biri 1976'da uyuyor, diğeri burada M.S. 2150 yılı diyebileceğin bir zamanda bu kadar hoşlandığın bir bedenle -senin o eşsiz elektronik varlığını, yani gerçek 'sen'i barındıran astral ya da ruhsal bedeninle yanımda duruyor." "Burada k...

ÖZGÜR DÜNYA GERÇEĞİ ECHELON nedir?

      ECHELON, 5 devletin (ABD, Ingiltere, Kanada, Avustralya, Yeni Zellanda) istihbarat örgütlerinin dünya üzerindeki iletisim sistemlerini denetlemekiçin kurdukları ortak projenin kod adidir. ECHELON projesinin temelleri  1947'deki UKUSA anlasmasıyla atılmıs, ve 1971'de hayata geçmesinden günümüze dek kapsamını ve kullandıgı teknolojileri sürekli genisletmistir. Liderligini ABD Milli Güvenlik Dairesi NSA'in yaptıgı ECHELON'un bugün telefon görüsmeleri, emailler, internet baglantilari, uydu haberlesmeleri gibi akla gelebilecek tüm modern iletisim sistemlerini büyük oranda denetledigine inanılmaktadır.                                                        ECHELON nasıl çalısır?...