26 Aralık 2011 Pazartesi

video

GÜZEL BİR SES VEDE YORUM

video

MEVLANA-AŞK





"Aşk Allah'ın evidir."
Divân-ı Kebir c. III, 1213
Divan Kebir anlatımlarında Şems. bir sevgili, bir güneş, ilahi bir Nur idi. Şems, Mevlâna'nın gönlünde, zahiri olan Hak idi ve Hakk'ın bir yansıması idi. Bir alim iken, Şems ile aşkı doyasıya akıtan bir Pir hâline dönüştü, başkalaştı. Çünkü AŞK hiçbir zaman teklik değildir. İlahi Aşk ancak iki ile tecelli eder. Adem'in yaratılması görünmeyendedir, ancak eşinin yaratılması ikiliği temsil eder ve ancak o zaman yayılırlar sonsuzca arz âlemlerine. Her olanın bir görünen bir de görünmeyeni vardır.
Gerçekte birdir benimle senin canın
 Hem ortadayız, hem gizli; oyunu bu devranın
 Hamlığımdan hâlâ ben ve sen diyorum
 Ne sen kaldı, ne ben; onlar sadece bu dünyanın
 Divân-ı Kebir Rubai 1566
Mevlâna'dan Şems ile olan diyalogları, bazı zümreler tarafından hoş karşılanmamıştır. Oysa ki, Mevlâna, Şems ile birlikte Aşkın akışım sağlamak amacı ile bir çekim gücü oluşturmuşlardır. Aşk, mana itibari ile bizim anlayışlarımızın çok ötesinde bir kavramdır.
Aşk, Yaratıcı ile Yarattıkları arasında gizemli bir sırdır. Biz ancak Aşka ulaşanların aktardıkları, kelamları ile yetiniriz, ancak kavrayamayız. Aktardıklarım anlamaya çalışır, okur ancak idrak edemeyiz. Çünkü idrak edebilmek için ancak Aşkı anlamak ve ne olduğunu tam olarak bilmek gerekir.
"Bizim Sevgili dediğimiz varlık sadece bir bahanedir. Aslında gerçek sevgili, bir tek Allah'tır."
 Divân-ı Kebir c. IV, 184
Mevlâna ile Şems arasındaki aşk için yıllardır herkes kendi hakikatine göre yorumlar yaptı. Yüzeysel bir bakış açısıyla yanlış yorumlara sebep olan bu aşkı kelimelerle anlatabilmenin mümkün olmadığını, bu meseleyi çözme yolunun; fıkıh bilgisi bilene de, hekime de, müneccime de kapalı olduğunu Divân-ı Kebir'de dile getirmiştir.
Aşk defterde, kitap sayfalarında yazılı değildir. Aşk, kendinde kendini bulmaktır.
 Divân-ı Kebir c.I, 395
Mevlâna Şems'teki manaya, İlahi Olan'nın tecellisine aşıktı. Mevlâna Şems derken, Şems de Mevlâna derken aslında Allah demekteydiler. Birbirlerine ayna olmuş İlahi Olan'a o aynadan bakmaktaydılar.
"Aşk ilahi bir aynadır."
 Divân-ı Kebir c. IV, 1196
Kimilerine göre Mevlâna aşık-mürit, Şems maşuk-mürşittir. Surete, zahir olana bakan için bu böyledir. Oysa ki bu ilahi aşk içinde aşık-maşuk, şeyh-mürit gibi tanımlara yer yoktur. Aşk Allah'ın eviyse burada bu düşünceden bahsetmek mümkün değildir:

"Aşkta ne aşağılık vardır, ne de üstünlük. Aşkta ne hafızlık vardır, ne şeyhlik ne de müritlik."
 Divân-ı Kebir, c. IV, 446
"Bu öyle bir nurlu aşk ağacıdır ki; gövdesi yoktur. Dalları ezelde, kökleri ebeddedir. Bu aşk ağacı ne arşa dayanır, ne de yeryüzüne."
 Divân-ı Kebir, c. 1,192
Aşkın duyusal algının, benliğin tamamen dışında bir hâl olduğunu Şems de dile getirmiştir:
"Aşkın özelliği şuradadır ki, ona karşı ayıplar, hüner gibi görünür. Sevenin gözü kör, kulağı sağır olur derler. Bu mümkün müdür ki, insan hem aşık olsun, hem de onda görüş ve ayırma kuvveti yerinde kalsın."
 Makalat s. 104
Gerçek aşıkların gönül gözüyle göremeyenler tarafından anlaşılamayacağını Şems şöyle anlatır:
"Tanrı'nın öyle kulları vardır ki, onların dertlerini yüklenecek kimse yoktur. Neşelerine tahammül edecek kimse de. Onların her an, doldurup içtikleri sürahideki şaraptan, başkası içse, bir daha kendine gelemez. O şarabı içenler, sarhoş olurlar, kendilerinden geçerler. Halbuki onu içen er, aklı başında olarak, küpün içine oturup durur. Benim işime kimse tahammül edemez. Benim söylediğim şeyin, mukalli­din bana uyup söylemesi caiz değildir. Bu kavme uyulmaz demişlerdir ya, doğru söylemişlerdir."
Aşk, hissedilen ulvi ve ruhi tesirlerin, bedendeki açılımı, titreşimidir. Aşk bedendeki hücrelerde hissedilir, ve Aşk titreşimleri ruha yükseltilebilirse ve bir idrake varılırsa, sonsuza kadar ebedi bir Sevgi yumağı olup sarıp sarmalar.
 Aşk anlaşılamadığı için yanlış yorumlanmış, bedene karşı hissedilen aşk/şehvet ile, ruhi boyutta hissedilen aşk birbirine karıştırılmıştır. Bedene ve güzelliklere hissedilen aşk, aslında ruhi boyuttaki yansımanın güzelliklerine duyulan titreşimsel bir durumdur. Karşı cinse duyulan Aşk ile ilahi Aşk arasında bir fark yoktur çünkü, görünene duyulan Aşk titreşimleri, Hakk'ın ilahiliğinin görünür hâldeki boyutundaki güzellikleri fark etmek ve keşfetmektir. Bizler tarafından, bu ilahiliğin, kusursuzluğun, arz boyutundaki yansımasına duyulan hissi­yat ve bunun sonucunun verdiği akış Aşk olarak yorumlanır.
Görüntüde Hakk'ı bulan kişi Aşka kavuşur, ve aşk tümü ile ele geçirir ve artık o başkalaşıma uğramıştır. Çünkü Aşk ile başkalaşıma uğramayan, kendi benliğinin ilahi güzelliğin karşısında kayıb hâle dönüşmesi durumu oluşmamışsa Aşkın akışı da olmayacaktır.
"Aşk nedir diye sorarlarsa de ki: Aşk dileği, isteği, yapıp yapmama arzusunu, iradeyi terk etmektir."
 Divân-ı Kebir c. I, 210
Mevlâna'nın, coşkulu şiirlerinde aktardığı gibi tüm olanlar, her şey, ayaklarından tutup toprağa doğru çekse de seni, sen ellerinle ve var gücünle O'nun ipine tutun ve sakın bırakma. Hepimiz, tüm insanlık, tek tek O'nun parlayan yıldızlarıyız. Ancak kendi değerini bilmeyenler, çaresiz olanlar, yalnız hissedenlerdir. O'nun ipine tutunan eller asla boş kalmaz ve geri çevrilmezler.
 Ancak tam imanlı olmak, aşkın yolunda emin adımlarla yürümek o kadar kolay değildir. Mevlâna tüm hayatım şu üç cümle ile tanımlar. "Hamdım, piştim, yandım". Üç merhale, katedilen çetin yolun tarifidir. Biz sadece cümle olarak okur geçeriz, ancak yaşanılanın tarifi ve izahatı çok derindir. Mevlâna'ya sorarlar "Aşkın anlamı nedir?" "Ben ol da anla" diye cevap verir.
Ayakların yerdeyken, kendinle savaşında galip oldum dersin. Ayakların insanoğlunun üzerine çıktığında, Hakk'ın ipine tutunduğunda, aşkın yoluna düştüğünde, aşk ile pişmeye başladığında, gerçek iğva plânı ile yüzleşirsin, kendini tanımaya ve kendini bilmeye doğru yol alırsın. Zahiri bedenini o noktada görmeye başlarsın. Çünkü artık ayakların arza değmemektedir.
İşte Mevlâna'nın hamdım derken insandım, piştim derken ayaklarım insanoğlu üzerine çıktı deyimi ile açıklar. Yandım kelimesi ise, ancak onun yerinde olarak idrak edilecek ve kavranılacak bir manadır. Kıldan ince, kılıçtan keskin iğvalar, her an rikkat hâli içinde ağır aksak yürürsün, kaygan zeminlerde. İşte Aşıkların yolu budur. Ateşten yollar, dar patikalar, rehavetin bittiği, uyanmanın belirdiği andır. Aşkın yolu budur. Yanma hâlinin oluşmasıdır. Yanma hâli, Aşkın dünyaya en yakın olduğu noktanın bitişi, sevginin hissedilişidir. Ve Mevlâna Şems sayesinde, ilahi tüm mertebeleri geçerek, Aşkın doruk noktasına ulaşıp, Sevgiyi hissettiği andaki seslenişidir Yandım kelimesi.
Sevginin tek bir zerresi bile yeryüzünü, hatta tüm kainatı darmadağın edecek, sonsuz bir kudrettir. Sevgi tahayüllerimizin çok ötesinde, kusursuz ve müteal yaratımdır.
"Aşkın bu fani âlemle hiçbir ilgisi yoktur."
 Divân-ı Kebir c. III, 1193
Yeryüzü, madde kainatı, ve görünen tüm evrende bulunan tüm canlılar, sevgi ile henüz tanışmadı, tanışamaz. Çünkü sevgi, yaratıma gizlenmiş, hamurunda yoğrulmuş bir gizemdir. Sevgi aranan, ancak bulunamayan noktadır. O yoktan varetmiştir varlıkları. Ve varlıklar da yaratıma devam ederek çoğaltmışlardır tüm boyutları, âlemleri, evrenleri. Yoktan var etmek ile, yaratım birbirinden farklıdır.
Tüm varolan varlıklar, yaratımla çoğalmışlardır çokluk olarak âlemlere. Tüm varlıklar yaratıcıdır. Çünkü sevginin kudreti ile yoğrulmuşlardır, sevginin ruhu vardır varoluşların sırrında. Ve yaratımın her zerresine sinmiştir sevgi, yoğrulmuştur hamurunda. Hem bütünde sevgidir kainatı döndüren, düzenleyen, tanzim eden, hem her zerrede atoma sonsuz gücünü veren. Varoluşun ve Yaratımın sırrı sevgidir.
"Aşk, Allah ile kul arasındaki peygamber gibidir."
 Divân-ı Kebir c. I, 118
Sevgi, hiçbir yaratılmış tarafından ulaşılamayan, anlaşılamayan ve asla da kavranılamayandır. Çünkü varlığa göre bâtındır Sevgi, Yok olandır. Çünkü Yoktan Var olma meselesi budur. Yok'tadır Sevgi. Bâtındır Varlığa göre. Yoktan varlığa geçişte, bâtından zahire geçiştir, ancak bizim görünür hâlde düşüncemizin çok ötesinde bir kavramdır.
Her varlık, kendi özünde mükemmel birer yaratıcı ve ilahtır. Bu yaratıcı varlıklar da yaratmıştır kendi özlerinden çokluk olarak tüm bilinen binlerce âlemi, kainatı, evrenleri ve boyutları.
Aşk, öyle bir güneştir ki, ancak aşıkların gönüllerini yakar yandırır! Ona, İlkbahar, sonbahar yol bulamaz; ancak can sevgisi yol bulabilir!
 Divân-ı Kebir c. IV, 1940
Can sevgisi, yaratımdaki gizemdir. Sevgi ancak hamura katılmış ve kudretle yoğrularak yaratım gerçekleşmiştir. Can sevgiden oluşmuştur ve yaratılan varlığa burnundan üfürme ile sevgi aktarımıdır. Can sevginin zerresini taşır özünde. Öz, Cevher ve Can sevginin zerresini taşır, O'ndanlık budur. Ve dünyasal hiçbir yaratılmış, madde, Aşk güneşini göremez. Çünkü Aşk ancak insanların bedenlerinde ve gönüllerinde yanan bir ateştir. Asla dünya toprağı ile, arz âlemleri ile bütünleşmez. Sadece insanların gönüllerinde yer edebilir ve insan Sevgiden aldığı kudret ile Aşkın ateşini dönüştürerek toprağa akıtabilir. Eğer bu dönüştürme işlemi gerçekleşmeseydi, aşk ve sevginin enerjisi madde ile tanışamaz ve beslenemezdi. Bu vasıta sadece insana aittir. İnsanın gerçek anlamda asli görevi budur.
"Aşk, kadim olan, önüne ön olmayan Allah'ın sırrıdır. Aşk, ucu kıyısı olmayan muallakta duran bir denizdir. O sonsuz denizin sadece bir damlası ümit Geriye kalan hepsi korkudur."
 Divân-ı Kebir c. IV, 770
Gönül, görünmeyen âlemdeki insana sunulmuş bir nimettir. Gönül, insan ile Âlemlerin Rabbi arasındaki en önemli kontakttir. Gönül bir Nurdur, meleki boyuttan insanın beslenmesidir. Gönül ölümsüz ve diridir, insanın ait olduğu ruha, cevherine ve oradan öze bağlıdır. İnsanın özünden gelen gerçek sesidir. Gönül ölmez, kalp et bedene aittir, topraktır, toprağa geri döner. Ancak Gönül, inci tanesidir, dürredir, ruhtan gelen ince bir tesirle inşam ve oradan da madde âlemini besler. Nurun âleme akışının köprüsüdür.
"Gel daha yakın gel! Biz'den, ben'den vazgeç, gel, gel. Sen'lik ve biz'lik yok oluncaya kadar gel. Ne "sen" kalasın, ne de "biz" kalalım! Kibri ve kendini beğenmeyi bırak da, yere göğe sığmayan o büyükler büyüğüne gönlünde yer ver! Cenab-ı Hakk, ezel âleminde "Ben sizin Rabb'iniz değil miyim" diye buyurdu. Sen de ona; "Evet, Rabb'imiz sensin!" diye cevap verdin. Evet sözün şükrü nedir? Yani o emri nasıl yerine getireceksin? Bu dünyada, şikayet etmeden, Hakk'tan gelen belalara, ıstıraplara sabretmektir. Ses çıkarmamaktır.
 Divân-ı Kebir c. I, 251
Neden yaratıldık, nasıl yaratıldık? Tüm sır işte bu sırda. O ile varlıkları arasında sır vardır, akit vardır. Rab eğitici programı uygular ve tüm insiler, insanoğulları, beşerler de programlanmış ve akit yani anlaşma ile sır'a dahil olmuşlardır. Aynı ile yapılan bir akittir ve sırlarla doludur. Bu sırra ancak diri olanlar vakıf olabilirler. Gönül gözü ile görebilen, akıl yolu ile takip edebilen, aklım ve gönlünü bir kılabilenler, aklın kılavuzluğunda, gönlün kıldan ince kılıçtan keskin Aşk yoluna ulaşmaktır.
Gönüllerde, aşk okundan yüzbinlerce yara var fakat, ortada ne ok görülüyor, ne de yay!
 Divân-ı Kebir C. IV, 1940
Gönül, gizlidir, gizlenmiştir, ancak onu duyabilenlere seslenir. Sesini duyabilen için Aşk ateşi harlamıştır. Kendi gönlünün aşk ateşinin fitilini yakabilen, tennuru ateşleyenler için Aşk yolunda yolculuk başlamış demektir. Diğerleri yani diğer beşerler ancak bu aşk yolunun nimetlerinden, Aşkla Yanan Zatın ifşaları ile faydalanmaktadır.
Hepimiz kendi aşkımıza düşmüşüz; kendimizi seviyoruz, başkasını sevemiyoruz! Bu yüzden, gönülden de olmuşuz; gönülsüz kalmışız! Hepimiz kendi yüzümüze, kendi güzelliğimize dalmışız, hayran olup gitmişiz.
 Divân-ı Kebir c. IV, 1922
Mevlâna, sahip olduğumuz bedenlerimize o kadar düşmüşüz, bu güzellik karşısında öyle bir sahte aşka kapılmışız ki, gönülden de olmuşuz diye açıklama yapmaktadır. İşte bu yüzden, bedende iken kendini beden gören, beden ile bütünleşen insanlar, gönül sesini duyamazlar, Aşk ile Yanan Zatlar hâline gelemezler. Bunun oluşması için, önce gönlün keşfedilmesi ve onurlandırılması gerekmektedir. Çok azı bunu başarmış, ifşalarım dile getirmişler eserlerinde ve biz de bu eserler ile sadece okuyarak yetinmişiz.
Mevlâna da bunu ifade ederken bu aşk meselesinin anlamanın zorluğundan sık sık bahsetmiş, hakikate ulaşmanın ilmin, zekanın işi olmadığını söylemiştir.
Ona göre bu manevi hâl tanımlanamaz çünkü;
"Her iki âlem de aşka yabancıdır. Aşkta yetmiş iki delilik, yetmiş iki divanelik vardır. Aşıkın mezhebi yetmiş iki dinden ayrıdır."
 Mesnevi c. III, 4719
Sır bilmeyenler için, göremeyenler ve gönlü keşfedemeyenler içindir. "Açanlar sırra vakıf olanlardır, ancak ifşa ettiğinde, ya anlaşılmaz ya da yanlış yorumlanırlar. O yüzden tüm Aşkla yanan Aşıklar, bu hissiyatlarım kodlamış, ya da sembolleştirmişlerdir sözlerinde. Oysa tek bir sözleri, kainat bilgisi ile dopdoludur. Bir cümle adeta konsantre bir âlemdir. Yandım demiştir Mevlâna. Ancak yanan anlayabilir ya da o yola giren, o hâlden anlayabilir. Gerisi okur şiir gibi.
Yavaş yavaş, "dem" olaraktan, damla damla akar, her dem yeniden doğaraktan aktarır Mevlâna tüm sözlerini. Aşkın ateşi ile yanan ve bu yangının hissiyatlarım aktarır biz beşer varlıklarına. Sebeplenelim ve uyanışa doğru yol alabilelim diye. Öyle bir zattır ki, kendi geldiği plânım, kaynağını terk ederek, gerilmiş bir yaydan fırlayan ilahi bir ok ile dünyaya inerek, bilgiyi aktararak sonra tekrar Vuslata ererek kavuşmuştur kendi ilahi kaynağına. Işıyıp kaynağına geri dönenlerden olmuştur Mevlâna. Ayrılışın acısını, Aşkın sarhoşluğunu bedeninde hissiyatında hissetmiş, aktarmış şiirsel bir dille. Aşkın sahibinin sevgili kulu olmuş ve her zerrede, her insanda Hakk'ı, hakikati görmüş, milyonlarca boyutu aynı anda gezinerek, hiç kimseyi diğerinden üstün ve alçak görmeden herkese gönül kapışım ardına kadar açabilmiştir.
Aşkta kaybolmayan Aşk ile bütünleşmemiştir. Nereye baksa Hakikati göremeyen Aşkta değildir. Aşk başkalaşımdır, başkalaştırma özelliği vardır Ve bu gerçekleşmemişse, Aşk yolunda değilsindir. Aşkın gücü öyle evrenseldir ki, baktığın her yerde Aşkı görürsün. Aşk, zahiri bedeninden çıkarak kendini bedende olduğun kudreti verir sana. Bedende olduğunu fark ettirir ve bunu fark ettiğin an ölümsüzleşirsin.
Kendinde kendini bulan kişi, Aşk yolundadır, yaşarken ölmüş, Hakkın ipine sıkı sıkı tutunmuştur. Ayakları insanoğlunun üzerine çıkmış, arzın çekim alanından; iğvasından kurtulmuş demektir. Kat edilmesi gereken en zor ancak en huzur verici yola girmiştir. Huzur verir çünkü kendi bedeninde kendini keşfetmiştir.
"Aşkta soru yoktur. Sorarsın "Nerede" diye, ondan ayrı mısındır? Sorarsın "nasıl", ondan farklı mısındır? Sorarsın "neden", onun dışında mısın? Sorarsın "niçin", yargılayacak kadar mesafeli misin? Sorarsın "kim", görecek kadar ikilikte misin? Bütün olduğunla, Bir olduğunla hangi soruyu sorabilirsin? Soru varsa, AŞK'ta değilsin."
( Batıni Mevlana - Kevser Yeşiltaş / Nilüfer Dinç )